Michel Foucault (Fransızca telaffuz: [miʃɛl fuko]; doğum adı Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926, Poiters, Fransa - 25 Haziran 1984, Paris, Fransa), Fransız filozof, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog, psikolog ve sosyologdur.
Bilginin iktidar olduğunu iddia eden Foucault, modern öznelik deneyimini bir tahakküm mekanizması olarak reddetmiş, "insanın" iki yüzyıllık tarihi olan kurgusal bir şey olduğunu söylemiş, 18. yüzyıldan önce "cinselliğin" ya da "eşcinselliğin" var olmadığını iddia etmiş, "hakikatin" söylemsel oluşumlar ve iktidar tertibatı adını verdiği toplumsal ilişkiler içerisinde gelişen tarihsel süreçte üretildiğini ortaya koymuştur.
Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu, Kelimeler ve Şeyler, Bilginin Arkeolojisi, Hapishanenin Doğuşu, Cinselliğin Tarihi kitaplarının yazarı olan Foucault, aynı zamanda Collège de France'da verdiği ve ölümünden sonra yayımlanan derslerinde modern toplum, iktidar, özne, politika, bilgi gibi pek çok alanda felsefe ve sosyal bilimler alanlarında oldukça etkili olmuş ve hâlâ da etkili olmaya devam eden düşünceler ortaya atmıştır.

Hayatı

15 Ekim 1926'da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris'teki 4. Henry Lisesi'ne girdi. 1946'da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.
Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.
1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960'ta Fransa’ya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Deliliğin tarihi" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.
Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.
1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.
1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970'te en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.
Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.
1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ruhullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.
Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger'in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud'un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.
25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle ölmüştür.
Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genelgeçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Foucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genelgeçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.

Felsefi temelleri

Foucault kendi zamanında herkes için temel teşkil eden üç akımın Marxism, fenomenoloji ve varoluşçuluk olduğunu söyler, üçünden de etkilenmiş olsa da üçüne de karşı çıkmıştır. Bu listeye Georg Wilhelm Friedrich Hegel’i de dahil edebiliriz, her ne kadar Foucault’un episteme ve iktidar kavramlarına yaklaşımı Hegel’in tin anlayışını hatırlatıyor olsa da, Foucault’nun temel amaçlarından birisi diyalektiğe dayanmayan bir tarih yorumu ve hakikat incelemesi geliştirmektir. Ayrıca Karl Marx’ın ekonomi-politik analizini de benimsemeyen Foucault, üretim biçimini politik süreçleri ve toplumsal sınıfları açıklayan bir neden olarak kabul etmez ve politika incelemesini güç ilişkileri ağı içerisinde şekillenen iktidarın kendine ait süreçlerinde temellendirir. Fenomenolojinin insan deneyimini inceleme ve bu sayede onda örtülü kalan anlamları ortaya çıkarmaya yönelik bakış açısını bir anlamda benimsese de, temelde “aşkın özneyi” varsaydığını düşündüğü için fenomenolojiye karşıdır. Varoluşçluğu ise ki dönemin en ünlü isimleri Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile uzun tartışmalara girmiştir, özgürlüğü insan doğasında mutlak olarak verili varsaydığı ve dolayısıyla Hümanist temeller üzerine kurulu olduğu için eleştirir.
“Nietzsche, Soykütük, Tarih” makalesinde açıkça görülebileceği üzere Foucault'nun temel çıkış noktası Friedrich Nietzsche ve onun “soykütük” anlayışıdır. Nietzsche “Ahlakın Soykütüğü” ve diğer kitaplarında kullandığı haliyle soykütük kavramını ahlaki değerlere dair bir inceleme ve yorumlama metodu olarak geliştirir. Ahlakın Soykütüğü kitabında, ahlaki kavramların ortaya çıkışı ve tarihsel süreç içerisinde geçirdikleri değişimler ve dönüşümleri inceleyen Nietzsche, ahlaki değerlerin “doğal” ya da değişmez olmadığını gösterir. Halihazırda yerleşmiş olarak bulunan ahlaki değerlerin tarihsel süreç içerisinde üretilme koşullarını açığa çıkararak, onların ötesine geçmeyi ve yeni ahlaki değerler üretmeyi amaçlar. Bu metodu hakikat kavramına uygulayarak genişleten Foucault, aynı biçimde hakikat anlayışımızı oluşturan toplumsal ağların, süreçlerin ve ilişkilerin tarih içerisinde ortaya çıkışlarını ve değişimlerini konu edinerek hakikat olarak bildiklerimizin aslında tarihte belirli bir dönemde ve belirli bir toplumda ortaya çıkmış, olumsal, yani zorunlu olmayan yorumlar olduklarını göstermeye çalışır. Nietzsche'nin “özne”ye varlık atfetmeyi reddeden, gerçekliği olaylar ve eylemlerin zemininde anlayan düşüncesine dayanarak bir özne eleştirisi geliştiren Foucault, ayrıca güç ilişkilerinin düzeninde temellendirdiği iktidar analizinde de, Nietzsche’nin yaşam, güç istenci ve kendini aşma kavramlarından yola çıkmıştır.
Foucault’ya göre soykütük bir anlamda özgürlüğün koşuludur, çünkü ancak içine doğduğumuz toplumda yerleşik halde bulunan hakikat anlayışının zorunlu olmadığını ortaya çıkararak onu değiştirme ihtimalini ortaya çıkarabileceğimizi ve onun ötesinde yeni bir hakikat anlayışı üretebileceğimizi düşünmektedir. Ancak hiçbir zaman bu yeni hakikat anlayışının ya da özgürlüğün ne olduğuyla ilgili bir şey söylememiştir ve bu nedenle eleştirilmiştir.
Tarihsel olarak toplumda belirli bir hakikat yorumuna bağlı olarak ortaya çıkan bilgi ve bu hakikatin sınırlarının belirlenmesi ve ötesine geçilmesi olarak gerçekleştirilen özgürlük, Foucault’nun Martin Heidegger’den ve onun Varlık ve Zaman kitabından ne kadar temelden etkilendiğini göstermektedir. Ayrıca ömrünün son dönemlerine doğru geliştirmeye başladığı “kendilik kaygısı” ya da “öznenin yorumbilimi” gibi kavramlar ve analizler de Heidegger'in düşüncesi ve onun Antik Yunan felsefesi yorumuyla derinden ilişkilidir.
Foucault'nun dil ve söylem anlayışı, ayrıca hakikatin söylemsel oluşumlar dahilinde ortaya çıkışını inceleme biçimi pek çok açıdan, kendisi de Heidegger'den oldukça etkilenen, psikanalist Jacques Lacan’ın teorilerine dayanmaktadır. Dil içerisinde ortaya çıkan özne, dilin analizinden yola çıkarak bilinçdışının temel biçimlenme süreçlerini inceleme, toplum içerisinde şekillenen semboller ve imgeler arası ilişkiler sonucu geliştirilen gerçeklik anlayışı gibi fikirler Lacan’n psikanalizin temel yorumlarıdır.
Heidegger ve Lacan’ın yanı sıra, Foucault bazılarının öğrencisi olduğu ya da yakın ilişkiler kurduğu kendisinden bir önceki jenerasyonun ünlü filozofları Georges Canguilhem, Gaston Bachelard, Jules Vuillemin, Georges Dumézil, Jean Hyppolite gibi isimlerden oldukça etkilendiğini, özellikle de tarihsellik ve “hakikatin tarihini yazma” fikirleri konusunda onlardan ilham aldığını belirtir. Buna ek olarak Antonin Artaud, Georges Bataille, Samuel Beckett gibi yazarların yapıtlarının özne eleştirisi geliştirmesinde temel teşkil ettiğini, çünkü toplumda “anormal” ya da “marjinal” olarak görülenleri inceleyerek “normal” olanın analizini yapma fikrini bu yazarların edebi eserlerinden yola çıkarak geliştirdiğini söyler. Foucault felsefi yaşamı boyunca 18. yüzyılı bir kırılma noktası olarak alıp modern anlamda delilik, akıl, insan doğası, anormallik, sağlık, iktidar ve cinsellik gibi kavramların ortaya çıkışının, değişim ve dönüşümlerin tarihsel analizi ile “modern öznelik deneyimini” oluşturan temel süreçleri açığa çıkarmaya ve böylece yeni özgürlük alanları bulmamızı sağlayacak bir felsefe geliştirmeye çalışmıştır.